Blog post

4 Günde Los Angeles

 

Los Angeles Gezi Rehberi yazımda geçtiğim özet sonrasında hazırsanız başlıyoruz. İşte dolu dolu geçen 4 günün dakika dakika özeti 🙂

LA’e Ulaşım

İlk olarak Panama’dan 6,5- 7 saatlik uçuş sonrasında Los Angeles’a ulaştık ve toplamda 4 günümüzü LA’de geçirdik. Bu 4 günden 1 günü full Universal Studios ve Disneyland’da geçirdiğimiz için o bölümü ayrıca yazacağım :p İşte özetini geçtiğim dolu dolu geçen Los Angeles yazıma ulaşmak için buraya 🙂

LA’de ilk günümüz;

LA’e varıp aracımızı teslim aldıktan sonra o kadar acıkmıştık iki otele varmayı beklemeden In-N- Out Burger‘de açılışı yaptık hamburgerimizi yedik. Büyük bir zincir olan In-N- Out’ta mutlaka bişeyler yiyin, lezzetli ve güzel bir alternatif, özellikle havaalanına yakın şubesi 🙂 Bize ne bu bilgiden demeyin, eğer çocuğunuz varsa uçaklar rahat yiyebileceğiniz bir yemeğin habercisidir, ki öyle de oldu Efe yanıbaşından geçen uçaklara bayıldı.

Yemek molamızdan sonra çok vakit kaybetmeden otelin yolunu tuttuk. Bu arada aracımızı navigasyonlu kiralamadık, internetimiz olduğu için Google Maps işimizi çözdü. Oteli oldukça merkezi ve bilinen bir yer olduğu için Sunset Bulvarı üzerinde seçtik nispeten her yere yakın diye ama  LA’de her yer birbirine uzak, araç şart 🙂 Bir yerden diğerine gidebilmek için minimum 30 dk- 40 dk’ya ihtiyacınız var. Biz Sunset Bulvarı üzerinde yer alan Standard Otel’de kaldık, hem konum olarak hem de hizmet olarak iyiydi. Hele ki çocuksuzsanız gece partiler, danslar vs. tam sizlik bi otel :p Dekorasyon vs. de baya çılgın, biz pek sevdik.

Otele giriş ve yerleşme kısmını hızlıca geçtikten sonra ilk olarak Griffth Gözlem Evi’ne gitmeye karar verdik. Hem güneşi batırmak hem de meşhur Hollywood yazısını görebilmek için. Buraya ortalama 30 dk’lık bir sürüş sonrasında ulaştık. Uzun süre  Sunset Bulvarı üzerinden gittiğimiz için keyifli bir yolculuktu. **Gözlem evine yaklaştığımız noktada ana otopark dolu olduğu için alt bölümdeki otoparkları kullanmamız gerektiğini anladık ve yokuş çıkma serüvenimiz başladı. Zaten genelde dolu oluyormuş özellikle akşamüstü ve hafta sonu ise !! Bu arada bu bölgedeki otoparklar ücretsiz 🙂 Neyse gelelim yürüme kısmına, yaklaşık 15-20 dk yürüdükten sonra ( ki bu yürüyüşün bir bölümünü kestirme yapabilmek için toprak alandan tırmandık :)) gözlem alanına ulaştık. Burada gün batımı gerçekten güzel fakat illa da gün batımında gelin diye de ısrar etmiyorum, biraz abartmışlar :):) Fakat gün battıktan sonra, şanslıysanız ve hava bulutsuzsa teleskopla ayı ve yıldızları inceleyebilirsiniz. Biz bahçe kısmındaki gönüllülerin, nispeten daha küçük olan teleskopları ile ayı ve birkaç yıldızı görmeyi başardık fakat sonrasında hava maalesef bulutlandı. Son olarak kubbe kısmında yer alan teleskopu gördük ( maalesef sadece gördük çünkü bulutlar dağılmadı 🙂 ), gözlem evinin hikayesini dinledik. Bu arada eğer hava bulutluysa teleskop için çok da vakit kaybetmeyin derim ben, kocaman bir teleskop güzel tabi ama içeri girebilmek için min. 40 dk sıra bekliyorsunuz. Ama biz girdik ve buranın hikayesini de dinledik, ee o zaman paylaşayım da öğrenerek çoğalalım 🙂

İşte Gözlem Evi’nin hikayesi:

Gözlem evine adını veren Griffith J. Griffith, genç yaşta Meksika’daki gümüş madenlerinde çalışarak zengin oluyor. Sonrasında Kaliforniya’ya yerleşen Griffith, İspanyol bir aileden gözlem evinin olduğu araziyi satın alıyor, asıl amacı burayı park yapmak, manzaranın keyfini çıkartmak 🙂  Sonrasında park fikrini biraz geliştiren Griffith araziyi Los Angeles şehrine hediye ediyor ve vasiyetinde gözlemevi ve Yunan Tiyatrosunun inşaatı için para bırakıyor. Filmlerde bol bol kullanılan, yılın her dönemi kalabalık olduğu söylenen, insanların piknik yapma edasında saatlerce gökyüzünü izlediği gözlem evinin hikayesi bu şekilde.

Bu arada ufak bir not; bence Hollywood yazısının gözüktüğü en iyi nokta burası değil ( biraz sonra neresi olduğunu yazacağım) fakat görülmesi gerekenler arasında yer almalı.

Gözlem evinden çıktıktan sonra hem akşam yemeği için Santa Monica‘ya geçtik, tabi yine 40 dakikalık sürüş sonrasında. Bu arada gündüz hava nispeten sıcak olsa da akşam oldukça soğuyor haberiniz olsun, ben hem yorgunluk, hem açlık, hem de LA’in şahane esintisi yüzünden o gece baya üşüdüm.

**Santa Monica’ya gittiğimizde 3rd Street’te yer alan AVM’ye aracınızı rahatlıkla park edebilirsiniz. Bu Avm sahil kısmına oldukça yakın, rahatlıkla yürüyebilirsiniz.

Santa Monica’nın olmazsa olmazları iskelesindeki lunapark ve Forest Gump temasıyla meşhur Bubba Gump. Tabi trafiğe kapalı caddesi ve mağazalar da unutulmamalı. Biz sahil, kum, güneş kısmına Panama’da doyduğumuz için akşam saatlerinde burada olmak bizi rahasız etmedi. Ama gündüz gözüyle plajını da görmek isteyebilirsiniz. Yemeğimizi tabi ki bir turist geleneği olarak Bubba Gump’ta yedik, biraz sıra bekledik fakat o aşamada da turistik fotoğraflarımızı çekip etrafı dolaştık. Porsiyonları gerçekten büyük, yemekler de lezzetli. Bu arada yolunuz buralara düşerse dışarda meşhur Forest Gump bankında pozunuzu vermeyi unutmayın 🙂 Sizinle çekildiğimiz fotoğrafları paylaşmak isterdim fakat nasıl olduğunu anlamadığım şekilde fotoğraflarımızın bir kısmı silindi, elimizde kalan sadece bu 🙂

Santa Monica sahilini gezmeye geldiyseniz ve birşeyler yemeden gitmek istemiyorsanız tek seçeneğiniz burası değil ama inanılmaz bir popülaritesi var.Amerika daki herşey gibi burası da müthiş bir reklam ve pazarlama örneği. Forest Gumb teması, büyük porsiyonlar ve ilginç deniz ürünleri menüsüyle bizden tam puan aldı diyebilirim. Ancak buraya gelirken şık bir restoran beklentiniz olmasın. Kapıda sıra bekleyeceğiniz ama okyanus manzarasıyla içkinizi yudumlayabileceğiniz bir yer.

Peki bu Santa Monica’nın ne özelliği var derseniz konum olarak zaten süper, kumsal, caddeler, iskele kısmı vs. Tabi asıl özelliği; 1926 ve 1985 yılları arasında ABD’nin batı ve doğusunu bağlayan Route 66’nın bitiş noktası. Bu yol Chicago’dan başlayıp LA’de bitiyormuş, bu yol tabi artık yok fakat 3940 kilometrelik bu yolun bitiş tabelası halen Santa Monica’da duruyor.

Biz ilk günümüzü Santa Monica’da noktaladık. Yemeğimiz sonrasında lunaparka uğradık özellikle Efe pek sevdi burayı, sonrasında sahilinde ufak bir yürüyüş yaptık, trafiğe kapalı caddesinde turladık ve ilk güne bu kadar yeter diyerek otelimize döndük 🙂 Biz odamıza girerken otelde parti başlamıştı bile 🙂

İkinci günümüzün sabahında çokça tavsiye edilen Toast Cafe & Bakery’de kahvaltımızı ettik ve gerçekten başarılıydı. ** Bu bölgede aracımızı cafenin önündeki caddeye park ettik, ödemeyi otomatlara yaptık :p

Kahvaltı sonrasında ilk adresimiz Hollywood yazısını daha yakından görebileceğimiz ve güneşin tadını çıkarabileceğimiz Lake Hollywood Park’tı. Ve şimdi size görebilmek için bu kadar uğraştığımız, filmlerin vazgeçilmez karesi, çok havalı Hollywood yazısı ile ilgili hayal kırıklığına uğrayacağınız bir bilgi veriyorum hazır mısınız?:)

Ay nasılda beğenirdim Evimiz Hollywood’da dizisini izlerken o yazıyı, pek havalı gelirdi :):):) Neyse gelelim yazıya, bu yazı o tepeye  gayrimenkul reklamı amacıyla monte edilmiş ve ilk hali  Hollywood Land imiş. Fakat Land bölümünün rüzgarda uçmuş ve bizim Hollywood orada kalmış!!! İşte film sektörüne yol veren Hollywood yazısının muhteşem hikayesi 🙂 Bilmeseniz daha iyiydi değil mi 🙂

Lake Hollywood Park’ta sabah keyfimizi yaptıktan sonra olmazsa olmaz Beverly Hills evlerine ve oradan da Rodeo Drive bölgesine geçtik. Pretty Woman filmini hatırlarsanız eğer bu bölgeye de aşinasınız diyebiliriz. İşte o Julia Roberts’ın giremediği lüks mağazaların olduğu bölge burası ve Beverly Hills gösterişine uygun bu bölge turistlerin uğrak noktası 🙂 Bölgede ayrıca restoran ve cafeler de var tabi ki, alışverişten yoruldum 2 soluklanayım diyenler için 🙂 Bu bölgede turistlerin sanki bedavaymış gibi çılgınca alışveriş torbalarıyla turlayıp fotoğraf çekilmelerini izledikten ve ufak bir kahve molası verdikten sonra ki adresimiz Hollywood Bulvarı‘ydı.

Meşhur yıldızların (walk of fame), Çin Tiyatrosu’nun, Kodak Tiyatrosu’nun ve Madame Tussoud Müzesi’nin yer aldığı Hollywood Bulvarı tam bir turist mıknatısı.

**Bu bölgede Hooters’ın tam arka sokağında- Çin Tiyatrosunun karşı sokağında katlı otopark var, biz orayı tercih ettik.

 

Evet, saydığım bu yerlerin hepsi aynı bölgede, hatta yan yana. Bu sebeple bu cadde oldukça kalabalık… Yerlere yatıp ünlülerin yıldızlarıyla poz verenler de var, yıldızları öpenler de… Oscar Törenlerinin düzenlendiği Kodak Tiyatrosu da burada. Kodak’ın iflasından sonra isim değişikliğiyle Dolby Tiyatrosu ismini almış. Açık söylemek gerekirse aaa burasıymış diye ufak bie hayal kırıklığı yaşadım. Kırmızı halılar, süslü ünlüler olmadan pek bi sönük geldi bana tiyatro :):) Bu tiyatro Çin Tiyatrosu’nun hemen yanında, içini görmek isterseniz etkinlik takvimini incelemenizde fayda var, biz içeride bir organizasyon olduğu için belirli bir bölümünü görebildik. Bu bölgeyi talan edip pertimizin çıktığı noktada yemek molasını Hooters’da verdik. Hani şu güzel garsonlarıyla meşhur Hooters’da 🙂

Zaman kısıtlı deyip yemeğimizi yedikten sonra hemen bu bölgeden ayrıldık ve  Melrose Bulvarı’nı ziyaret etmek için yola koyulduk. Meşhur Paul Smith duvarı bu bölgede, neden meşhur olduğunu anlamadık fakat gidip fotoğraf çekilirken şekilden şekile giren insanlar görmek isterseniz aklınızda olsun gidip biraz eğlenin, nasıl mı, buyrun fotoğrafa 🙂

Ama asıl olarak; Melrose Bulvarı’nda kurulan bir pazar var, fırsatınız olursa burayı ziyaret edin. Bu pazarın girişinde ödediğiniz ufak giriş ücreti bir vakfa bağışlanıyor. İçeride antikacılar da var, 2. el ürün satan tezgâhlar da. Bir köşede enstrüman parçaları satan genç aynı anda tıngırdattığı gitarıyla pazarın müziğini de yapıyor… Keyifli bir yer özetle :p

Zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız pazar alanından taze meyvelerimizi yolluk olarak alıp Marine Del Rey’e gitmek için yola koyulduk. Los Angeles’in hafta sonu trafiğinin tadına bolca bakarak yaklaşık 30 dakikada ulaştığımız Marina Del Rey’in sahilinde uzun uzun vakit geçirdik. Sahilde kocaman bir parkın olması Efe’yi ayrıca mutlu etti. Ee bu kadar koşup yorulduktan sonra Cheesecake Factory’de bi mola verdik tabi ki 🙂 Açık söylemek gerekirse Cheesecake Factory’nin tatlıları benim için vauww muhteşem denilecek düzeyde değil fakat tatlı& kahve& deniz manzarası 3’lemesiyle oluru var 🙂 Enerjimizi aldıktan sonra  gün batımı için hızlıca yakın mesafedeki Venice Beach’e doğru yola çıktık.

Tatilimizin en eğlenceli anlarından birisini Venice Beach’te yaşadık sanırım. Gün batımlarıyla meşhur olan Kaliforniya sahilleri ve burada yaşayanlar bu görsel şölenin hakkını kesinlikle veriyorlar. Özetle adamlar işini biliyor!!! Kiraladığımız bisikletlerle sahilde gezerken sahil kısmındaki büyük kalabalığı gördük ve yaklaştıkça müziği daha da iyi duymaya başladık. Bu topluluk güneşi batırmak için bir araya gelmiş, çalan, söyleyen, oynayan, o anın tadını çıkaran ve bu enerjiyle yoldan geçen birçok kişiyi, -biz de dahil-, yanlarına çekmeyi başaran bir gruptu, o halleri hala aklımda 🙂 Tabi biz de onlarla eğlendik, dans ettik ve alkışlarla kocaman güneşi denize batırdık. Gökyüzünün aldığı renk görülmeye değerdi. Bu çılgın grubu anlatmaya fotoğraf yetmez o yüzden videoyu mutlaka izleyin 🙂 Venice Plajı’nı o kadar çok sevdik ki günümüzü burada tamamladık desem yalan olmaz, bu dopingle kendimizi ertesi gün yapacağımız  Universal Stüdyoları ve Disneyland turuna zıpkın gibi fişek gibi hazırlamış olduk 🙂

1 güne 2 atraksiyon sığdırdığımız bu turun detaylarını farklı bir yazıda paylaşacağım tabi ki 🙂

Gelelim LA’deki son günümüze. Son günümüzün sabahında Urth Cafe‘de şahane bir kahvaltı sonrasında müzesiz olmaz deyip Los Angeles Sanat Müzesi (County Museum of Art-LACMA) ile kapanışı yaptık. The Grove AVM, LACMA ve 3rd Street birbirine oldukça yakın noktalar. Bu sebeple planlamalarınızı buna göre yapabilirsiniz.

**Aracınızı dilerseniz bu AVM’nin otoparkına park edebilirsiniz. Biz LACMA’nın yanındaki parkın yanındaki caddeye park ettik, şu meşhur otomatlara yaptık ödememizi.

LACMA civarında bir çok restoran ve cafe de var, mola için bilginize 🙂 The Counter ve Callenders Grill Wilshire bu bölgenin en meşhurları. Ben not almıştım fakat öyle yemeğini Santa Barbara’da yemeğe karar verdiğimiz için buralara gitmeye fırsat bulamadık maalesef.

Anlayacağınız üzere bu bölgede ziyaret edebileceğiniz bir çok nokta var, bu sebeple bu bölgeye ne kadar çok zaman ayırırsanız o kadar çok gezersiniz 🙂 Zaten LACMA başlı başına saatlerce gezilecek bir müze, ABD’nin batı bölgesinin en büyük sanat müzesi. Taaa antik dönemden bugüne kadar bir çok sanat eseri sergileniyor, bir söylentiye göre 135.000’den fazla eser varmış 🙂 Müze içerisinde ücretli ve ücretsiz alanlar var, süreniz kısıtlıysa ücretsiz bölümde ortalama yarım saatlik ufak bir tur da atabilirsiniz.

Biz LA’deki kapanışımızı LACMA ile yaptık ve şehirden ayrıldık. Sonraki durağımız Kaliforniya Sahilleriydi. O yazımda çok yakında 🙂

 

Umarım işinize yarar bilgiler vermişimdir 🙂

 

İpek

 

 

Bu paylaşımlar da ilginizi çekebilir...

Comments (1)

  • Los Angeles Gezi Rehberi – İpek Evci

    4 Ekim 2018 at 6:18 am

    […] Şimdi hazırsanız LA’de 4 gün yazımız burada. […]

Comments are closed.

Önceki yazılar...

Eski yazılar...